OKUMA ALIŞKANLIĞI GAZETEYLE BAŞLAR

Okuma Alışkanlığı konusunda sosyal medyaya art arda yayınlanan yazılarla karşılaşınca, 2001-2002 öğretim yılında Üsküdar Hüseyin Avni Sözen A. Lisesinde yaptığım bir uygulamayı anımsadım. Paylaşmak istedim.

Asıl olayı anlatmaya geçmeden önce sonuçlarıyla ilgili birkaç geribildirimi öne alıyorum.

 

Geribildirim 1:

“SİZİN YÜZÜNÜZDEN HER SABAH EŞİMDEN AZAR İŞİTİYORUM”

Geleneksel Mezunlar Gününde eski bir öğrencim parmağını sallaya sallaya bana doğru geldi. Bir yandan da tebessüm içindeydi. Tam önüme geldiğinde, kendini tanıtmadan, “Sefer Hocam, hep sizin yüzünüzden her sabah eşimden azar işitiyorum!” dedi. En az on yıl öncesinden öğrencim olmalıydı. Ona, “Anlayamadım! Neden benim yüzümden azar işitiyorsunuz” dedim. Hemen yanıt vermedi, elimi sıktı, sarıldı, karşılıklı hâl hatır sorduk. Kendini tanıttı, üniversiteyi bitirdiğinden, işinden, evlendiğinden, iki de çocuğu olduğundan söz etti. Sonra açıklamaya başladı: “Her sabah eşim itinayla kahvaltı hazırlar, çayı demler, bardaklara koyar, beni bekler. Elimi yüzümü yıkar yıkamaz gazetelere bakmadan kahvaltı masasına gidemem. Haberlerde ne var ne yok, hep merak ederim. Eşim de çok hassastır. Her sabah aynı tepki; yüksek sesle çayların soğuduğunu söyler, daha doğrusu azarlar. İşte tam o zamanlar hep siz aklıma gelirsiniz. Çünkü gazete okuma alışkanlığımın müsebbibi sizsiniz.”

  

Geribildirim 2:

“HAKKINIZDA ŞİKÂYET VAR!”

Gazete ile ilgili projemin devam ettiği bir gün şimdi rahmetli olan çok değerli müzik öğretmenimiz Sayın Ali Naci Erol Hocam yanıma geldi, “Sefer Bey hakkınızda şikâyet var!” dedi. “Ne şikâyeti hocam? Şaka yapıyorsunuz!” deyince “Yok valla, şaka yapmıyorum. Geçen hafta müdür beyin odasında sohbet ediyorduk. Bir veli geldi. Müdür Beye sizden şikâyetçi olduğunu söyledi. Müdür Bey nedenini sorduğunda, o da “Sefer Hoca öğrencilerine her sabah en az üç gazete almalarını istiyormuş, almazsanız sınıfta bırakırım” diyormuş. Ben de oğluma her sabah harçlığından hariç üç gazete parası vermek zorunda kalıyorum. Asgari ücretle çalışıyorum, bütçemi sarsıyor” deyince çok şaşırdım, çünkü sizin öyle bir şey istemediğinizi biliyorum. Hatta öğretmenler odasında ileri geri konuşanların sesi yükselince, Müdür Beyden rica ettim, geldi, her şeyin kendi kontrolünde devam ettiğini söyledi. O günden sonra kimse konuşmadı.

  

Geribildirim 3:

“SEFER HOCAM SİZ BİLE BEKLEMİYORDUNUZ”

Diploma törenindeydik. Okul müdürünün konuşmasından sonra Türkiye birincisi olan öğrencimiz sahneye çıktı. Konuşmasının başında okul hayatında çok başarılı bir öğrenci olmadığını, öğretmenleriyle iyi iletişim kuramadığını anlatırken sınavdan önce öğretmenlerinin kendisinin öyle bir başarı elde edeceğine kesinlikle inanmadıklarını anlattı. Öğretmenlerine hak verirken bir anda göz göze geldik, eliyle beni işaret ederek, “Sefer Hocam siz bile beklemiyordunuz. Ama en büyük payın size ait olduğunu da bilmenizi istiyorum,” dedi. Ne demek istediğini anlamadım, şaşırdım.

Şaşırdığımı fark eden sol yanımdaki öğrenci, “Hocam, sınıfa getirdiğimiz gazetelerin birinde okuduğu, ‘Altmış Yılınızı Altı Aya Feda Etmeyiniz’ başlıklı yazıdan çok etkilenmiş. O gece uyuyamamış. Aklında hep ÖSS varmış. O köşe yazısını hayatının dönüm noktası sayıyor. Siz vesile olduğunuz için de herkese anlatıyor.

 

 

OKUMA ALIŞKANLIĞI GAZETEYLE BAŞLAR

Hep arayış içinde olduğum, sınıflara adeta laboratuar gözüyle baktığım halde, öğretmenlik yaşamımda Türkçe ve Edebiyat öğretmeni olarak en çok okuma alışkanlığı kazandıramamanın üzüntüsünü yaşadım.

Okuduğum kitaplarda okuma alışkanlığı kazandırmanın çok kolay olduğu yazıyordu. Anlatılanları yaptım, defalarca denedim, olmadı; kitaplar yanılmış... Anladım ki okuma alışkanlığı kazandırmak kitaplarda anlatıldığı kadar kolay değilmiş…

Şimdi öğretmenliğimin kırkıncı yılındayım. Geride kalan yıllara baktığımda, öğrencilerime okuma alışkanlığı kazandırma yolunda ne çok denemeler yaptım. Hem sınıfın hem kütüphanenin duvarlarını özlü cümlelerle donattım. Okumayı özendiren sözlerle ilgili kompozisyonlar yazdırdım. Güzel bulduğum öykülerle isteklendirmeye çalıştım, sevebilecekleri sayfaları okudum, gerisini öğrencilerime bıraktım. Kitap fuarlarına gittik, güzel kitaplarla tanıştık. Ünlü yazarlarla sohbet ortamlarıyla buluştuk. Anne ve babalardan destek istedim, kitaplar önerdim, okuma saatleri düzenledim… Olanaklar elverdiğince derslerimi kütüphanede yapmaya çalıştım. Değişen bir şey olmadı.

Okumaları konusunda en etkili uygulamayı çoktan seçmeli sorularda gördüm. Soru kökleriyle ilgili paragraf ve cümleleri topluma mal olmuş öykülerle, romanlarla ilişkilendirdim. En çok da kendi yazdığım öyküler üzerine kurguladım. Başlangıçta biraz etkili olsalar da kısa bir süre sonra onlar da işe yaramadı. Çünkü ilgileri sadece soruların paragraf ve seçeneklerdeki cümleleriyle sınırlı kaldı. İlişkilendirdiğim kitaplar veya öyküler değer bulmadı.

Günlerce düşündüm, uykularım kaçtı. Ne yapıp öğrencilerime kitap okutmalıydım, okumaya ilk adımı attırmalıydım. En sonunda bütün bildiklerimi, duyduklarımı ve okuduklarımı bir kenara bıraktım. Hepsini çöpe attım desem yalan olmaz… Başka bir yol bulmaya odaklandım.

Beklemediğim bir anda, On Kasım günü sanki ışık görünür gibi oldu. Diğer özel gün ve haftalarda olduğu gibi yine öğrencilerimin farklı farklı gazetelerle gelmelerini istedim. Getirmeyenler veya unutanlar oldu. Aralarında para toplayıp bakkalda ne kadar gazete varsa hepsinden birer adet alıp getirdiler. Konumuz “Basında On Kasım ve Atatürk” idi. Derste ikişer-üçer kişilik kümeler oluşturduk. Gazetelerde On Kasım ve Atatürk ile ilgili tüm yazıları bulmalarını, sessizce okumalarını, incelemelerini, konularını, ana fikirlerini, dil ve anlatım özelliklerini ve edebi türlerini verdiğim plan doğrultusunda rapor etmelerini istedim. Daha öncelerde olduğu gibi öğrenciler gereğini yaptılar, raporlarını okudular, blok dersin son yirmi dakikasında tartıştılar…

O gün onuncu sınıfların bulunduğu katta nöbetçiydim. Öyleden sonraki teneffüslerde sınıfları kontrol ederken, dersine girdiğim iki sınıflardaki öğrencilerin bahçeye çıkmadığını gördüm. Sınıflara girdim. Neden çıkmadıklarını sorduğumda, ellerindeki parçalanmış gazeteleri gösterdiler. Gazeteleri okuyanların, bulmaca çözenlerin yanında bazıları sohbet ediyor bazıları da kişi resimlerine bıyık, sakal, kaş, şapka yapıyordu. Çok hoşuma gitti. Gülümseyerek memnuniyetimi belli ettim.

O an anladım ki, bu durum gazete okumaları için bir fırsat olabilirdi. Demek ki, gazete olduğu zaman okuyacaklardı. Üstelik “Okuyunuz” demeden okuyabilirlerdi. Birkaç gün düşündüm. Denemekte yarar var dedim. Birkaç sayfalık proje taslağı hazırladım. Okul müdürümüz Sayın Hikmet Özaslan’a anlattım, izin istedim. Çok sayılan ve sevilen bir yöneticiydi. Bana da çok güvenirdi, proje fikrimi dinledikten sonra, “Sonuna kadar arkandayım” dedi. Üç ay için izin verdi. Birinci dönemin sonuna kadar…

Ancak bir sorun vardı, gazeteleri okula getirmelerini nasıl sağlayacaktım? Özel gün ve haftaların öncesinde gazete getirmelerini istiyordum. Bunu öğrencilerim de ben de bir ödev olarak görüyorduk. Şimdi her gün gazete getirmelerini isteyemezdim. Öyle bir yol bulmalıydım ki, getirmelerini istediğimi belli etmeden daha çok gazete getirmelerini sağlamalıydım. Kendi açımdan bir oyun kurguladım.

Ertesi gün dersine girdiğim sınıfta öğrencilerin çantalarında veya sıra gözlerinde gazete arayacaktım, bir sınıfta göremezsem diğer girdiğim sınıfta arayacaktım. Derse girer girmez ilk işim araları dolaşmak ve çantaları gözlemek olacaktı. Eğer bulamazsam, ders ortasında kütüphane görevlisi Aslan Beye gidip, ondan isteyecektim, blok dersin ortasında verdiğimiz arada okur gibi yapacaktım ve beş dakikalık arayı da güya gazete okumaya dalmış gibi uzatacaktım. Amacım öğrencilere “Ne kadar gazete olursa, ara o kadar uzar” mesajı vermekti.

Zil çaldı, merdivenleri her zamankinden daha hızlı çıktım. Sınıfı selamlar selamlamaz gözlerimle çantaları ve sıra gözlerini taradım. Bir öğrencinin çantasında yarısı dışarda kalan gazeteyi gördüm. Çocuklar gibi sevindim. Heyecanla hemen derse başladım. Durmadan saatime bakıyordum. Ders ortası bir türlü gelmiyordu, sabırsızlandım. Kırkıncı dakika gelir gelmez dersten kopmalar başladı. Mırıldanmalar oldu. Öğrencilerim sanki başlarına geleceği önceden fark etmişler gibi benden daha sabırsızlardı. Her zaman olduğu gibi çok yorulmuşlar; derslerde sadece kendileri konuşuyormuş gibi, “Hocam! On dakika olsun” diye ısrar ederler. Aslında, güya beni konuşmaya tutarak süreyi ikiye katlayacaklarından eminlerdi. Kendilerince beni uyuttuklarını sanıyorlardı. Varsın öyle sansınlar! Çünkü onlara hiç belli etmiyordum. Diğer sınıflarda da durum farklı değildi; birbirlerine hava atmaları onları öyle mutlu ediyordu ki... Bu durumdan çok memnundum. Aralarında: “Yine Sefer Hocayı makaraya aldık, dersi sizinkinden daha çok kaynattık” demelerinden rahatsız olmuyor, tam tersine bana yıllar öncesini, taaa lise yıllarında, Mehmet Çelikel Lisesinde, Fransızca öğretmenimiz Osman Zeki Beyi anımsatıyordu. Osman Bey bizleri çok seviyordu, teneffüslerde aramızdan hiç ayrılmazdı. “Gençlerle gezmek benim ruhumu gençleştiriyor” derdi. Hele bir keresinde koluma girip şehir merkezine kadar birlikte yürüyüşümüz hiç aklımdan çıkmaz. Başarılı-başarısız hiç ayırım yapmazdı. Kimin kolunu yakalarsa hemen girerdi. O öğrencilere çok yakındı. Oysa biz ona o kadar yakın değildik. Hep yakın gibi görünürdük, hiç yakın olmazdık. Bunu bilinçli olarak yaptığımızı sanmıyorum, doğal halimiz öyleydi.

Derslerin yarısını sohbetle, şamatayla, fıkra anlatmakla geçiyor sanırdık. Gerçi böyle olmasından kimsenin şikâyeti olmazdı, tersine herkes çok memnundu. Hatta İngilizce sınıfları bizim sınıfa imrenir, “Keşke bizim de yabancı dilimiz Fransızca olsaydı da bizim dersimize de Osman Bey gelseydi.” derlerdi.

Buna rağmen yine de arkadaşlarım öğretmenimizin arkasından hiç iyi konuşmazlardı. Derslerin hep boş geçtiğinden, bir şey öğretmediğinden yakınırlar; diğer öğretmenlere, hatta velilerine şikâyet etmekten geri kalmazlardı. Üstelik birkaç dakika derse ara verse, onu abartırlar, katlayarak sanki dersin tamamı boş geçmiş gibi anlatırlardı. Diğer öğretmenlere, müdür yardımcılarına “Fransızca dersleri hep boş geçiyor” diye şikâyet etmekten geri kalmazlardı.  Okul müdürümüz, sadece Osman Bey’in dersini dinlemeye gelirdi.

O yıllarda bizlere yanıldığımızı, Osman Bey’in iyi öğrettiğini kim söylerse söylesin hiçbirimiz inanmazdı. Ama şimdi aradan geçen onca zamandan sonra yürekten inanıyorum. Bunu üniversiteye girdiğim ilk yıl anladım. Yabancı dil kur sınavını ilk defa duydum, hangi amaçla yapıldığını bilmiyordum, anlayamamıştım. Herkes girince ben de girdim. Sorular çok kolay geldi. Kazanan birkaç kişi arasındaydım. Sonuçları öğrenen sınıf arkadaşlarım “Gözün aydın, Fransızca derslerinden kurtuldun” dediler. Sınıfta iki kur birden kazanan tek ben vardım. Tebrik etmeye başladılar. Nedenini öğrendiğinde çok şaşırdım. Çünkü birinci ve ikinci sınıfta yabancı dil derslerine girmeyecekmişim. Üstelik diğer arkadaşlarım sınıfta Fransızca dersindeyken ben dışarı çıkacakmışım. Gerçi bu süreyi kütüphanede veya başka bir yerde değerlendirebilirdim, ama bana mantıklı gelmedi, tek başıma kalmak istemedim, kabullenemedim. Fransızcaya sıfırdan başlanacak olmasına rağmen dilekçe vererek derslere girmek istediğimi bildirdim.

İşte o zaman anladım ki, Fransızca öğretmenimize çok haksızlık etmişiz. Meğer farkında olmadan ne kadar iyi öğretmiş!... Şimdi hala Fransızcayı anımsayabiliyor, tam olmasa da bir turiste ilkel de olsa yol gösterebiliyorsam, bunu Osman Zeki öğretmenime borçluyum.

Zaman zaman “Çok sıkı olan, derslerin tamamını konu işlemekle geçiren İngilizce öğretmenlerinin öğrencilerini merak eder dururum!... Acaba aradan geçen onca yıldan sonra, şimdi İngilizceleri benim Fransızcamdan çok mu iyidir, demekten kendimi alamıyorum.

 

“On dakika ara!” diyerek, molayı başlatmamı istediler. Dünden razıydım, hemen başlattım. Öğrencilere belli etmeden aralarda dolanmaya başladım. Gazetenin olduğu araya geldiğimde öğrenci çantadaki gazeteyi çıkarmış ve aradan yararlanarak okumaya başlamıştı. Yanında durdum, öğrenci bana baktı.

—      Gazeteyi hep kendin mi okuyorsun!  Öğretmenine de “oku” demek yok mu? dedim.

Gazetenin sayfalarını kapattı, katladı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Nazik, çekingen, mahcup bir tavırla uzattı.

—      Alın hocam, dedi.

—      Siz okuduktan sonra alırım, dedim.

—      Ben okudum, dedi.

—      Ara bitmeden biraz bakayım, dedim.

Spor gazetesi olduğunu anlayınca, tekrar eğildim.

—      Hangi takımı tutuyorsunuz, diye sordum.

—      Galatasaray, dedi sessizce. Belli ki başkalarının duymasını istemiyordu. Tekrar kulağına:

—  Ben de Galatasaraylıyım, sözlülerde, bütün Galatasaraylılara on puan fazla verdiğimi biliyor muydun?

—      Hayır.

—      Şimdi öğrendin. Bundan sonra daha çok parmak kaldıracaksın! Söz mü?

—      Söz.

Hem mutlu hem heyecanlıydı hem çekingendi. Duymakta zorlandığım sesi titriyordu. Gazeteyi aldım. Kürsüye varıp oturana kadar ayakta bekledi. Sanki otur dememi bekliyor gibiydi. Kendi haline bıraktım.

Gazeteyi kürsünün üstüne serdim, oturdum. Önce sayfalarını karıştırdım, sonra üç-beş satır okumaya başladım. Gözümün biri saatteydi. Beş dakika doldu, altı, yedi, sekiz dakika oldu. Bazı öğrenciler sürenin bittiğini hatırlatmaya başladı. Bazıları da hatırlatanlara kızıyordu.

On dakika olunca, gazeteyi katladım, Armağan’ın yanına gidip çantasına koydum. Kendi kendime, ama öğrencilerin duyabileceği bir tonla, “Beni spor gazetesi kesmedi” dedim. “Başka gazete yok mu” diye adeta sitem ettim. Yoktu, tekrar derse başladık.

Ertesi gün, Armağan’ın sırasının gözünde yine gazete vardı. Daha çok onun bulunduğu arada dolandım. Eli gazeteye gidiyor, ama bir türlü veremiyordu. Sessizliğini bozmak, içe kapanıklığını kırmak ister gibi bir hali vardı. Nihayet, çekingen bir tavırla gazeteyi uzattı. Ben de bekliyormuşum gibi hemen aldım. Sessizce kulağına,

—      Teşekkür ederim, dedim.  Sanki sözlü sınavdan yüz almış gibi sevindi. Yine kürsüye geçtim. Bu kez oturmadım, ayakta okumaya çalıştım, daha çok da okuyor gibi yaptım. Süreyi yine on dakikada sonlandırdım.

Galiba düşündüğüm gerçek oluyordu. O günden sonra gazete getirenlerin sayısı arttı. Fakat gelen gazeteler Armağan’ın sırasının gözünde toplanıyordu. Blok dersin ortası geldiğinde, Armağan hepsini bana uzatıyordu.

Daha sonra öteki sınıflarda da gazete gelmeye başladı. Çoğu kez de aynı gazeteler sınıftan sınıfa dolanıyordu.

Armağan’la aramızdaki dostluk da arttı. Önceleri derse katılımı azdı, parmak kaldırmazdı, hep öğretmeninin sormasını bekler gibiydi. İlk derslerde bileceğinden emin olduğum sorularla onu isteklendirmeye çalıştım. Zaman geçtikçe zorluk derecesi yükselen sorular onun için sıradan olmaya başladı. Armağan’daki değişim hızlandı. Aralarda yaptığımız spor sohbetlerinin yerini yavaş yavaş başka konular, özellikle edebiyat konuları almaya başladı. Armağan’da değişim başlamıştı, mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

Bir sonraki hafta yoklama yaparken; Armağan, kürsüye kadar geldi. Çok heyecanlıydı. Yüzünün rengi her zamankinden başkaydı: Gözlerinde bir ışıltı vardı. Arkasında sakladığı gazeteleri kürsüye bıraktı.  “Hocam! Siz de okuyun,” dedi ve koşarak sırasına döndü. Bu ilk oluyordu. Hep sırasının yanından geçerken vermeyi tercih ederdi. Davranışlarında ve konuşmalarında gördüğüm olumlu değişiklikler nedeniyle gülümseyerek memnuniyetimi belirttim.  Bir türlü “Artık siz getirmeyin! Biraz da başkaları getirsin” diyemedim. Tekrar eski haline döneceğinden kaygı duydum.

Sonraki günler diğer öğrenciler de kürsüye kendileri bırakmaya başladı. Ne kadar çok gazete getirirlerse, hepsini okuyacağım beklentisi içindeydiler. Öğrencilik işte. Akıllarınca dersin çoğu boş geçecekti.

Kürsüye konan gazete sayısı arttıkça Armağan da değişiyordu. Daha birkaç hafta önce bir köşede yalnız, sessiz ve sakin kalmayı tercih eden Armağan’dan artık eser yoktu. Onu bu kadar değiştiren neydi? Bir spor gazetesi mi? Aynı takımı tutmuş olmamız mı? Bildiğini sandığım şeyleri sormam mı? Sınırlarını kimin çizdiği belli olmayan dünyasında, varlığını hissetmiş olmam mı?... Aslında neyin etkili olduğu o kadar da önemli değildi. Önemli olan Armağan’ın değişmesi, Armağan’ın kazanılmasıydı.

Edebiyat derslerindeki etkinliği, sınıfın iyilerini bile imrendirdi. Kimileri takdir etti, kimileri kıskandı. Kimileri edebiyat öğretmenine yağcılık yapmakla itham etti. Her şeye rağmen geçen yıl ellilerin üstüne çıkmayan yazılı notları, bu yıl çoktan yetmişlere vardı. 

Hizmetlilerin sürekli beni rahatsız ettiğini duyan okul müdürümüz odasına çağırdı. Hizmetlilerin şikâyetlerinden rahatsız olmamamı istedi. Gazete çöplerinin çokluğundan, çöp torbalarının almadığından yakınmışlar. Günde birkaç kez çöp kovası boşaltıyorlarmış. Uygulamayı bitirmemi isteyecek sandım. Öyle olmadı, gerekli uyarıyı yaptığını, kimseye belli etmeden katlanmaları konusunda tembih ettiğini söyledi. Rahatladım.

Sınıflara getirilen gazete sayısı her geçen gün arttı. Aralık ayının ortalarıydı. Kürsünün üstünde tam on üç gazete saydım. Aynı gazeteden birkaç adet oluyordu.  İlk girdiğim sınıfta işaret koyduğum gazeteler öteki sınıfta yine karşıma çıkıyordu. Birkaç gazeteye baktıktan sonra da “Bu gazeteleri yan sınıfta okudum” diyerek, beş dakika dolar dolmaz, öğrencilerin itirazlarına rağmen derse başlıyordum.

Yanılmıyorsam altıncı haftadan sonra hemen hemen her gün öğle teneffüslerinde sınıfları kontrol etmeye başladım. Gazete okuyan öğrenci sayısı sürekli artıyordu. Haftalar ilerledikçe merakım da artıyordu. Şubat tatili gelmeden hedefe varmak istiyordum. Öğrenciler anlamasın diye çoğu zaman diğer nöbetçi öğretmenden bilgi alıyordum. Bazı günler de dokuzuncu sınıf öğrencilerini gönderiyordum. Teneffüslerde her iki sınıfta gazete okuyan öğrencilerin sayısını istiyordum. Öylen teneffüsleri yetmiyor, öteki ders aralarında da sınıfları kontrol ediyordum. Belirlediğim hedefe adım adım yaklaşıyordum.

En çok dikkatimi çeken şey de öğrencilerin böyle bir oyunun farkına varamamış olmalarıydı. Öteki öğretmenlerin öğrencileri de gazete getirmek istemişler, benim gösterdiğim hassasiyeti bulamamışlar. Hatta Müdür Beyin söylediğine göre, dersine girmediğim sınıflardaki bazı öğrenciler benim sınıflarıma geçmek bile istemişler.

Nöbet tuttuğum bir sırada öğrencilerle sohbet ederken, Ozan adlı bir öğrenci, “Hocam neden sınıfta gazete okuyorsunuz? Başka öğretmenler elini bile sürmüyor. Sıranın üstünde gördükleri zaman kızıyorlar, Coğrafya öğretmenimiz alıp çöpe bile attı” demişti. Adını anımsamadığım başka bir öğrenci de “Bizi kandırıyorsunuz! Çok gazete getirdiğimiz halde, yine de on dakikadan fazla okumuyorsunuz,” dedi.

19 Mayıs’ta Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuduktan sonra okulun en ağır öğrencisi olarak ünlenen Hakan, kalın sesini biraz incelterek, “Oğlum! Boşuna gevezelik etmeyin! Sefer Beyi kızdıracaksınız, ondan sonra o da sınıfa tek bir gazete getirtmeyecek! Onu mu istiyorsunuz?” sözleriyle arkadaşlarını uyarmaya çalıştı.

Nihayet nöbetçi olduğum bir Cuma günüydü. Sınıfları her teneffüs göz ucuyla kontrol ettim. Galiba amacıma ulaşıyordum. Sürenin bitmesini beklemek istemiyordum. Öğle teneffüsü olduğunda, koridorda on beş dakika dolandım. Bazı öğrencilerin evden getirdikleri yemeklerini bitirmelerini bekledim. Her iki sınıfın mevcutları; birinde 36, diğerinde 34 öğrenci vardı. O an sınıfların ikisinde de yirmiden fazla öğrenci bulunuyordu ve gazete okuyorlardı. Boş sıra yoktu. Saymadım ama galiba birkaç öğrenci de test çözüyordu.

Zamanın geldiğini düşündüm. Hızla müdür odasına gittim. Müdür Beye “Zamanı geldi” dedim. “Neyin zamanı, ne oluyor?” sorularının yanıtını vermeye fırsat vermeden, kolundan çekerek kaldırdım. Koluna girdiğim halde ben önde o arkada, yapışık ikizler gibi ikinci kata çıktık. Önce dersine girmediğim sınıfları gösterdim. Her şey olağandı. En kalabalık olanında bile üç-dört öğrenci vardı. Onlar da bir araya gelmişler hem evden getirdikleri yemekleri yiyor hem sohbet ediyorlardı. Sonra kendi sınıflarımı gösterdim. Öğrenciler on dakika önce gördüğümden daha fazlalardı. Bütün sıralar doluydu. Üstelik gazetelerdeki resimleri karalayan da yoktu. Müdür şaşırdı. Hayran kaldı. Bunu nasıl başardığımı sordu. Tebrik etti. “Öğretmen gibi öğretmen böyle olur” dedi. O güne kadar onur verici birçok söze muhatap olmuştum, lakin aralarında Müdür Beyin sözleri çok daha değerliydi. Hemen hemen tüm öğrencileri sınıfta görünce gözlerim sulandı. Öğrencilere sadece teşekkür edebildim, başka hiçbir şey söyleyemedim. Neden teşekkür ettiğimi anlamadılar.

Üç aylık süre dolmadan uygulamaya son verdim. Okul kütüphanesine her gün en az on gazete alınması için müdürümüze rapor ettim. Kabul etmedi. Okullar olarak buna hazır olmadığımızı gerekçe gösterdi.

Öğrencilere artık bundan sonra gazete getirmemelerini söylemeyi düşündüm. Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi? Hafta sonu kararsızlıktan uyuyamadım.

Bir hafta geçti, gazeteler gelmeye devam etti, okuyan öğrenci sayısı her geçen gün arttı. Sonradan fark ettim ki, dersine girmediğim sınıfın öğrencileri de gelmeye başlamış.

İkinci dönem başında yapılan toplantıda sınıflardaki gazete olayının sona erdirilmesi kararlaştırıldı. O günden sonra da gazetelerin gelmesi kesilmedi. Öğrenciler yine her gün okula onlarca gazeteyle geliyorlardı. Ancak derslerde açılmıyor, daha çok da kütüphanede okuyorlardı.

 

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS