OKUMAYA SUSAMIŞ GENÇLİĞİMİZ VAR!

BEN GÖRDÜM, YA SİZLER?

 

Öğretmenlik yaşamımda hep arayış içinde olduğum ve sınıflara hep laboratuvar gözüyle baktığım halde, Türkçe ve Edebiyat öğretmeni olarak en çok okuma alışkanlığı kazandıramamanın üzüntüsünü yaşadım. Zaman zaman bu sorumluluğun yükü altında kendi kendimi başarısızlıkla suçlamadım desem, yalan olur.

Şimdi öğretmenliğimin kırkıncı yılını aştım. Geride kalan yıllara baktığımda, öğrencilerime okuma alışkanlığı kazandırma yolunda birçok etkinlik yaptırdım. Hem sınıfların hem de kütüphanelerin duvarlarını okumaya isteklendirici sözlerle donattım, onlarla ilgili kompozisyonlar yazdırdım. Güzel bulduğum öykülerle isteklendirmeye çalıştım, sevebilecekleri sayfaları okudum, kalan sayfaları öğrencilerime bıraktım. Kitap fuarlarına gittik, güzel kitaplarla tanıştık. Ünlü yazarlarla sohbet ortamlarında buluşmalarını sağladım. Anne ve babalardan destek istedim, kitaplar önerdim, okuma saatleri düzenledim… Olanaklar elverdiğince derslerimi kütüphanede yapmaya çalıştım. Beklediğim oranda bir değişim olmadı.

Türkçe çoktan seçmeli soru köklerini araç olarak kullanmayı düşündüm. Soru kökleriyle ilgili paragraf ve cümleleri topluma mal olmuş öykülerle, romanlarla ilişkilendirdim. Örneğin, “Yukarıdaki paragrafta numaralanmış cümlelerden hangi ikisinde öznel anlatımdan söz edilebilir?” soru köküne bağlı paragraf Namık Kemal’in İntibah adlı romanını tanıtıyordu. Yaprak testteki diğer sorularda yer alan paragraf ve cümleler İntibah romanıyla ilgiliydi.  Bir başka yaprak testlerde Nobel ödülünü almış romanlara, Türk klasiklerine, en çok okunan kitaplara yer verdim. Bu tür yaprak testler ilk zamanlar etkili olduysa da kısa bir süre sonra onlarla da bir yere varamayacağımı anladım. Goethe’nin “Genç Werther'in Acıları” ile “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı romanları okuyanlar olduysa da genelde ilgileri soruların sadece seçenekleri ve paragraflarıyla sınırlı kaldı. İlişkilendirdiğim kitaplar veya öyküler değer bulmadı. Beklediğim okuma havası şölene dönüşmedi.

Okuma alışkanlığı kazandırma konusuyla ilgili kitaplara sarıldım, çok değerli bilgiler içermelerine rağmen gerçekleşmeyecek öneriler vardı. Örneğin “Kitap sevgisi çocukken aşılanmalı”, “Ailece okuma zamanı oluşturulmalı”, “Filmleri çekilmiş kitaplar seçilmeli”, “Arabaları çok seven bir öğrenciye, arabalarla ilgili kitaplar önerilmeli”, “Günlük okuma rutini olmalı” … Daha niceleri… Anlatılanların birçoğunu koşullar elverdiği oranda denemeye çalıştım, kütüphane veya sınıfta sergiler düzenlettim. Dawey Onlu Sisteminde güncellemeler yaptım, yine olmadı. Konuyla ilgili yazılanlar okulumuz, kütüphanemiz ve sınıfımız koşullarına uyduğu halde öğrenci gerçeğimizle örtüşmedi. Daha açık söylemek gerekirse öğretmen gerçeğimizle de örtüşmedi. Kitaplarda yazılanlar çok soyut kaldı. Anladım ki okuma alışkanlığı kazandırmak kitap yazarlarının anlattığı kadar kolay değildi…

Bir öğretim yılında öyle kendimi verdim ki, günlerce düşündüm, uykularım kaçtı. Vazgeçmeyi kendime yakıştırmamak bir yana aklımın ucundan bile geçemedi. Eğitim enstitüsündeki öğrencilik yıllarımdan bu yana iddialı olduğum bu konulda öğrencilerime mutlaka okuma alışkanlığı kazandırmalıydım. Onların kendiliklerinden kitap okumalarını sağlamalıydım, hiç olmazsa okuma yolunda başlangıç yapmalarına vesile olmalıydım.

İşin temelinde okuma kültürümüzün olmadığını biliyordum. Çünkü ilkokullarımızda okumayı söken çocuklarımızı günlük gazete ve dergilerden uzak tutuyoruz. Onları gazetelerde yer alan günlük olaylarla ilgili manşetlerle buluşturmakta sakınca görüyoruz. Bu anlayıştan dolayıdır ki okullarımıza gazete girmiyor. Siyasi kaygılar uğruna çocuklarımızı feda etmeyi tercih ediyoruz.

En sonunda bütün bildiklerimi, bütün duyduklarımı ve bütün okuduklarımı bir kenara bırakmaya karar verdim. Hepsini çöpe attım… Okuma kültürü yüksek ülkeler nasıl başarmışlar, bunu bilmiyorum. Gayret etsem belki öğrenebilirdim. Galiba o kadar sabrım yoktu. Ama mutlaka başka bir yol olduğuna inanıyorum, onu bulmalıydım!

İşte tam bunları düşünürken On Kasım günü sanki bir umut ışığı görür gibi oldum. Diğer özel gün ve haftalarda olduğu gibi yine 10 Kasım gününden önce öğrencilerimin aileleri hangi gazeteyi alıyorsa, öğrencilerimin o gazetelerle okula gelmelerini istedim. Her özel günde olduğu gibi yine onlarca gazete geldi. Ancak çoğu aynı gazeteydi, amacımız için yeterli değildi, daha farklı gazetelerin de olması gerekiyordu. Çünkü sınıfta 46 öğrenci vardı. Öğrencilerim ceplerindeki bozuk paraları toplayarak bakkalda ne kadar gazete varsa hepsinden alıp getirdiler.

Dersimizin konusu “Basında On Kasım” idi. Sınıfta beşer kişilik kümeler oluşturduk. Önceden tasarlayıp dağıttığım planda belirtildiği gibi gazetelerde On Kasım ve Atatürk ile ilgili tüm yazıları bulmalarını, sessizce okumalarını, incelemelerini, tartışmalarını, konularını, ana düşüncelerini, edebi türlerini, dil ve anlatım özelliklerini taslak plana uygun biçimde rapor etmelerini istedim. On gün önce Cumhuriyet Bayramı’nda da yapmış olduklarından öğretmen desteğine fazla gerek duymadan istenileni yaptılar, raporlarını hazırladılar. Blok dersin ikinci bölümünde grup sözcüleri sırayla okudu. Raporlar okunduktan sonra kalan yirmi dakikada, sınıf yerleşimi forum düzenine geçti. Gazetelerin 10 Kasım ve Atatürk konusuna yer verdikleri oranlarda sözlü eleştiri yaptılar, daha doğrusu bazı gazeteleri eleştiri yağmuruna tuttular… Kendilerini özgür hissettikleri forum ortamında bu tür yorum yapmayı çok seviyorlardı.

O gün onuncu sınıfların bulunduğu katta nöbetçiydim. Öyleden sonraki bir teneffüste sınıfları kontrol ederken, sabah oturumunda dersine girdiğim iki sınıftaki öğrencilerin bahçeye çıkmadıklarını fark ettim. Dışarıda hava çok güzeldi. Sınıfa girdim. Neden bahçeye çıkmadıklarını sorduğumda, ellerindeki gazete parçalarını gösterdiler. Gazeteleri okuyanların, bulmaca çözenlerin yanında bazıları sohbet ediyor bazıları da kişi resimlerine bıyık, sakal, kaş, şapka yapıyordu. Çok ilgimi çekti. Gülümseyerek memnuniyetimi belli ettim. Öteki sınıfta da aynı durum vardı. Kendi kendime “Karşımızda gazete okumaya susamış gençlik varmış da ben görememişim! Galiba çözüm yolunu buldum!” dedim. O an Arşimet aklıma geldi, onun yaptığı gibi sokağa fırlamadım ama iyi bir yolda olduğum kesindi.

Bu durum gazete okuma alışkanlığı kazandırmak için iyi bir yol alabilirdi. Onlara okuma konusunda tarafımdan en küçük bir telkin, baskı ve istek olmamasına rağmen yine de okuyorlardı. Denemeye değer bir durumdu. Demek ki gazete olduğu zaman okuyacaklardı. Okuma alışkanlığının ilk basamağı gazete olabilirdi. Çünkü gazete okumayı alışkanlık haline getiren bir insan zamanla onunla yetinmezdi, onu aşmak isterlerdi. Yeni yeni kitaplar okumaya başlardı.

Birkaç gün düşündüm. Hemen bir proje taslağı hazırladım. Okul müdürümüz Sayın Hikmet Özaslan’a sundum, sözlü anlatmamı istedi, anlattım. Müdürümüz çok saygın ve sevilen bir yöneticiydi. Bana da çok güvenirdi, proje fikrimi dinledikten sonra, “Sonuna kadar arkandayım” dedi. Projede belirttiğim gibi birinci dönem sonuna kadar izin verdi. Ancak projede hazırlarken hiç aklıma gelmeyen bir sorun karşıma çıktı. Öğrencileri gazeteleri okula getirmelerini nasıl isteyecektim? Özel gün ve haftalar öncesinde “Evde hangi gazete varsa, getiriniz” diyebiliyordum. Bunu öğrencilerim de ben de bir ödev olarak görüyorduk. Şimdi her gün gazete getirmelerini isteyemezdim. Öyle bir yol bulmalıydım ki, benim isteğim olmadan, bilgim dışında gazete getirmelerini sağlamalıydım.

Kendi açımdan bir oyun kurguladım. Derslerimiz 90 dakika, iki ders birleşik yapılıyordu. Dersine girdiğim sınıfta öğrencilerin çantalarında veya sıra gözlerinde gazete arayacaktım, bir sınıfta göremezsem diğer girdiğim sınıfta arayacaktım. Derse girer girmez ilk işim araları dolaşmak ve çantaları gözlemek olacaktı. Eğer bulamazsam, ders ortasında kütüphane görevlisi Aslan Beye gidip ondan isteyecektim. Blok dersin ortasında verdiğimiz arada okur gibi yapacaktım ve beş dakikalık arayı da güya gazete okumaya dalmış gibi görünerek uzatacaktım. Amacım, öğrencilere “Ne kadar çok gazete olursa, ders arasındaki mola o kadar uzar” mesajı vermekti. Hepsi de çok yüksek puanla gelmiş olmalarına rağmen dersi kaynatmaları çok hoşlarına gidiyordu.

Ertesi hafta pazartesi günü ikinci dersim onuncu sınıfaydı. Öğretmenler odasında sabırsızlıkla beklerken nihayet zil çaldı. Herkesten önce kalktım. Her zaman olduğu gibi merdivenleri bir basamak atlayarak çıktım. Sınıfı selamladım, yoklama yaptım. Konumuz “Çehov Tarzı Öykü” idi. Konuyla ilgili metnimiz Sait Faik Abasıyanık’ın “Karanfiller ve Domates Suyu” adlı öyküsüydü. Tahtanın sol üst köşesine öğrenecekleriyle ilgili kazanımları kısaltarak yazdım. Önce kendim okudum sonra da bir öğrenciye okuttuktan sonra, resim yeteneği olan iki öğrenciyi tahtaya kaldırdım. Öyküde anlatılan doğa parçasını gözlerinin önünde canlandırmalarını ve tahtaya çizmelerini istedim. On dakika süreleri vardı. Çizerken yerinde oturan öğrencilerin de söz alarak katkı yapmalarına izin verdim. Böyle yapmamın amacı iki kez okumayla anlayamayanların kendi kendilerine yeteri kadar okumalarını sağlamaktı. Böylece hem tüm öğrencilerin derse katılmaları sağlanıyordu hem de öykünün incelemesini daha gerçekçi yapabiliyorduk.

Tahtadaki görsel hazır olur olmaz ders başladı. İki öğrenci sırayla tahtadaki görselden de yararlanarak öyküyü anlattılar. Onlar anlatırken gözüm öğrencilerin çantalarında veya sıraların gözlerindeydi. Armağan adlı öğrencinin çantasında yarısı dışarda kalan gazeteyi gördüm. Değerli bir maden bulmuş gibi sevindim. Birinci ders boyunca öğrenciler gibi saatime baktım. Öğrencilerin yorumları, soruların yanıtlanması, tür özellikleri, yazar bağlantıları, dil ve anlatım çalışmaları derken ders ortası bir türlü gelmiyordu, sabırsızlandım. Nihayet kırkıncı dakikaya yaklaşırken öğrencilerde dersten kopmalar başladı. Her zaman olduğu gibi çok yorulmuşlar; derslerde sadece kendileri konuşuyormuş gibi, ayakta hep onlar dolaşıyormuş gibi, “Hocam! Beş dakika ara” diye söylenmeye başladılar. Dünden razıydım, iki dakika kala molayı başlattım. Öğrencilere belli etmeden aralarda dolandım. Gazetenin olduğu araya geldiğimde öğrenci çantadaki gazeteyi çıkarmış ve moladan yararlanarak okumaya başlamıştı. Yanında durdum, biraz eğildim, öğrenci bana bakınca:

— Hep kendin mi okuyorsun!  Öğretmenine de “oku” demek yok mu? dedim.

Gazetenin sayfalarını kapattı, katladı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Nazik, çekingen, mahcup bir tavırla uzattı.

— Alın hocam, dedi.

— Siz okuduktan sonra alırım, dedim.

— Ben okudum, dedi.

— Mola bitmeden biraz bakayım, dedim.

Spor gazetesi olduğunu anlayınca, tekrar eğildim.

— Hangi takımı tutuyorsunuz?

— Galatasaray, dedi sessizce. Belli ki başkalarının duymasını istemiyordu. Tekrar kulağına:

— Ben de Galatasaraylıyım, sözlülerde bütün Galatasaraylılara on puan fazla verdiğimi biliyor muydun?

— Hayır.

— Şimdi öğrendin. Bundan sonra daha çok parmak kaldıracaksın! Söz mü?

— Söz.

Hem mutlu hem heyecanlıydı hem çekingendi. Duymakta zorlandığım sesi titriyordu. Gazeteyi aldım. Kürsüye varıp oturana kadar ayakta bekledi. Sanki otur dememi bekliyor gibiydi. Kendi haline bıraktım.

Gazeteyi kürsünün üstüne serdim, oturdum. Önce sayfalarını karıştırdım, sonra üç-beş satır okumaya başladım. Gözümün biri saatteydi. Beş dakika doldu, altı, yedi, sekiz dakika oldu. Bazı öğrenciler sürenin bittiğini hatırlatmaya başladı. Bazıları da hatırlatanlara kızıyordu.

On dakika olunca, gazeteyi katladım, Armağan’ın yanına gidip çantasına koydum. Kendi kendime, ama öğrencilerin duyabileceği bir tonla, “Beni spor gazetesi kesmedi” dedim. “Başka gazete yok mu” diye adeta sitem ettim. Yoktu, tekrar derse başladık.

Ertesi derste, Armağan’ın sırasının gözünde yine gazete vardı. Daha çok onun bulunduğu arada dolandım. Eli gazeteye gidiyor, ama bir türlü veremiyordu. Sessizliğini bozmak, içe kapanıklığını kırmak ister gibi bir hali vardı. Nihayet, çekingen bir tavırla gazeteyi uzattı. Ben de bekliyormuşum gibi hemen aldım. Sessizce kulağına,

Teşekkür ederim, dedim.  Sanki sözlü sınavdan yüz almış gibi sevindi. Yine kürsüye geçtim. Bu kez oturmadım, ayakta okumaya çalıştım, daha çok da okuyor gibi yaptım. Süreyi yine on dakikada sonlandırdım.

Galiba düşündüğüm gerçek oluyordu. O günden sonra gazete getirenlerin sayısı arttı. Fakat gelen gazeteler Armağan’ın sırasının gözünde toplanıyordu. Blok dersin ortası geldiğinde, Armağan hepsini bana uzatıyordu.

Daha sonra öteki sınıflarda da gazete gelmeye başladı. Çoğu kez de aynı gazeteler sınıftan sınıfa dolanıyordu.

Armağan’la aramızdaki dostluk da arttı. Önceleri derse katılımı azdı, parmak kaldırmazdı, hep öğretmeninin sormasını bekler gibiydi. İlk derslerde bileceğinden emin olduğum sorularla onu isteklendirmeye çalıştım. Zaman geçtikçe zorluk derecesi yükselen sorular onun için sıradan olmaya başladı. Armağan’daki değişim hızlandı. Aralarda yaptığımız spor sohbetlerinin yerini yavaş yavaş başka konular, özellikle edebiyat konuları almaya başladı. Armağan’da değişim hızlandı, mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

Bir sonraki hafta yoklama yaparken; Armağan, kürsüye kadar geldi. Çok heyecanlıydı. Yüzünün rengi her zamankinden başkaydı. Gözlerinde bir ışıltı vardı. Arkasında sakladığı gazeteleri kürsüye bıraktı.  “Hocam! Siz de okuyun” dedi ve koşarak sırasına döndü. Bu ilk oluyordu. Hep sırasının yanından geçerken vermeyi tercih ederdi. Davranışlarında ve konuşmalarında gördüğüm olumlu değişiklikler nedeniyle gülümseyerek memnuniyetimi belirttim.  Bir türlü “Artık siz getirmeyin! Biraz da başkaları getirsin” diyemedim. Tekrar eski haline döneceğinden kaygı duydum.

Sonraki günler diğer öğrenciler de kürsüye kendileri bırakmaya başladı. Ne kadar çok gazete getirirlerse, hepsini okuyacağım beklentisi içindeydiler. Öğrencilik işte. Akıllarınca dersin çoğu boş geçecekti. Güya beni gazetelerle baş başa bırakarak süreyi ikiye katlayacaklar, dersi daha çok kaynatacaklardı. Kendilerince iyi hesap yapıyorlardı. Varsın öyle sansınlar! Çünkü onlara amacımdan hiç söz etmiyordum. Diğer sınıfta da durum farklı değildi; birbirlerine hava atmaları onları öyle mutlu ediyordu ki... Bu durumdan çok memnundum. Beş dakika molayı on dakikaya çıkardığım halde, onlar öteki sınıflarla konuşurken mola dakikalarını katlayarak artırıyorlar, öyle abartıyorlardı ki nerdeyse dersin tamamında gazete okuyormuşum… Ders aralarında, “Yine Sefer Hocaya bol bol gazete okuttuk, dersi sizinkinden daha çok kaynattık” demelerinden rahatsız olmuyor, tam tersine bana yıllar öncesini, taaa lise yıllarında, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesinde, Fransızca öğretmenimiz Osman Zeki Ünlütürk’ü anımsatıyordu. Osman Bey bizleri çok seviyordu, teneffüslerde aramızdan hiç ayrılmazdı. “Gençlerle gezmek benim ruhumu gençleştiriyor” derdi. Hele bir keresinde koluma girip şehir merkezine kadar birlikte yürüyüşümüz hiç aklımdan çıkmaz. Başarılı-başarısız hiç ayırım yapmazdı. Kimin kolunu yakalarsa hemen girerdi. O öğrencilere çok yakındı. Oysa biz ona onun kadar yakın değildik. Hep yakın gibi görünürdük, hiç yakın olmazdık. Bunu bilinçli olarak yaptığımızı sanmıyorum, doğal halimiz öyleydi.

Derslerin yarısını sohbetle, şamatayla, fıkra anlatmakla geçiyor sanırdık. Gerçi böyle olmasından hiçbirimizin şikâyeti olmazdı, tersine hepimiz çok memnunduk. Hatta İngilizce sınıfları bizim sınıfa imrenir, “Keşke bizim de yabancı dilimiz Fransızca olsaydı da dersimize de Osman Bey gelseydi.” derlerdi.

Buna rağmen yine de öğretmenimizin arkasından hiç iyi konuşmazdık. Derslerin hep boş geçtiğinden, bir şey öğretmediğinden yakınır; diğer öğretmenlere, hatta velilere şikâyet etmekten geri kalmazdık. Üstelik birkaç dakika derse ara verse, onu abartırlar, katlayarak sanki dersin tamamı boş geçmiş gibi anlatırdık. Diğer öğretmenlere, müdür yardımcılarına “Fransızca dersleri hep boş geçiyor” diye şikâyet etmekten bile geri kalmazdık.  Okul müdürümüz, sadece Osman Bey’in dersini dinlemeye gelirdi.

O yıllarda bizlere yanıldığımızı, Osman Bey’in iyi öğrettiğini kim söylerse söylesin hiçbirimiz inanmazdı. Ama şimdi aradan geçen onca zamandan sonra yürekten inanıyorum. Bunu üniversiteye girdiğim ilk yıl anladım. Yabancı dil kur sınavını ilk defa duydum, hangi amaçla yapıldığını bilmiyordum, anlayamamıştım. Herkes başvuru yapınca ben de yaptım. Sorular çok kolay geldi. Kazanan birkaç kişi arasındaydım. Sonuçları öğrenen sınıf arkadaşlarım “Gözün aydın, Fransızca derslerinden kurtuldun” dediler. Sınıfta iki kur birden kazanan tek ben vardım. Tebrik etmeye başladılar. Nedenini öğrendiğimde çok şaşırdım. Çünkü birinci ve ikinci sınıfta yabancı dil derslerine girmeyecekmişim. Üstelik diğer arkadaşlarım sınıfta Fransızca dersindeyken ben dışarı çıkacakmışım. Gerçi bu süreyi kütüphanede veya başka bir yerde değerlendirebilirdim, ama bana mantıklı gelmedi, tek başıma kalmak istemedim, kabullenemedim. Fransızcaya sıfırdan başlanacak olmasına rağmen dilekçe vererek derslere girmek istediğimi bildirdim.

İşte o zaman anladım ki, Fransızca öğretmenimize çok haksızlık etmişiz. Meğer farkında olmadan ne kadar iyi öğretmiş!... Bunu bir yıl önce üniversite sınavı için gittiğimiz İstanbul’da da görmüştüm. Boğaz turu yaptığımız gemide Alman turistlere Almanca okuyan arkadaşlarım yardımcı olmakta çok zorlandılar. Onların acizliğine dayanamadım, “Parlez-vous français” diyerek Fransızca bilip bilmediklerini sordum. Tatlı bir tebessümle “Oui je sais” diyerek “Evet biliyorum” dedi. Kısa cümlelerle Boğaz’dan çok İstanbul’u anlatmaya çalıştım. Fransızcam çok iyi değildi, ama İstanbul Boğazı hakkındaki bilgim Fransızcamdan daha kötüydü. Öyle de olsa aynı okulda okuduğumuz arkadaşlarımın imrenerek seyretmelerinden gurur duydum.

Zaman zaman “Çok sıkı olan, derslerin tamamını konu işlemekle geçiren İngilizce ve Almanca öğretmenlerinin öğrencilerini merak eder dururum!... Acaba aradan geçen onca yıldan sonra, şimdi onların yabancı dilleri benim Fransızcamdan çok mu iyidir, demekten kendimi alamıyorum.

Kürsüye konan gazete sayısı arttıkça Armağan da değişiyordu. Daha birkaç hafta önce bir köşede yalnız, sessiz ve sakin kalmayı tercih eden Armağan’dan artık eser yoktu. Onu bu kadar değiştiren neydi? Bir spor gazetesi mi? Aynı takımı tutmuş olmamız mı? Bildiğini sandığım konuları sormam mı? Sınırlarını kimin çizdiği belli olmayan dünyasında, varlığını hissetmiş olmam mı?... Aslında neyin etkili olduğu o kadar da önemli değildi. Önemli olan Armağan’ın değişmesi, Armağan’ın kazanılmasıydı.

Edebiyat derslerindeki etkinliği, sınıfın iyilerini bile imrendirdi. Kimileri takdir etti, kimileri kıskandı. Kimileri edebiyat öğretmenine yağcılık yapmakla itham etti. Her şeye rağmen geçen yıl ellilerin üstüne çıkmayan yazılı ortalamaları, bu yıl çoktan yetmişlere vardı. 

Bir gün hizmetlilerin sürekli beni rahatsız ettiğini duyan okul müdürümüz odasına çağırdı. Hizmetlilerin şikâyetlerinden rahatsız olmamamı istedi. Gazete çöplerinin çokluğundan, çöp kutularının almadığından yakınmışlar. Günde birkaç kez çöp kovası boşaltıyorlarmış. Uygulamayı bitirmemi isteyecek sandım. Öyle olmadı, gerekli uyarıyı yaptığını, kimseye belli etmeden katlanmaları konusunda tembih ettiğini söyledi. Rahatladım.

Sınıflara getirilen gazete sayısı her geçen gün arttı. Aralık ayının ortalarıydı. Kürsünün üstünde tam on üç gazete saydım. Aynı gazeteden birkaç adet oluyordu.  İlk girdiğim sınıfta işaret koyduğum gazeteler öteki sınıfta yine karşıma çıkıyordu. Birkaç gazeteye baktıktan sonra da “Bu gazeteleri yan sınıfta okudum” diyerek, yine de beş dakikayı biraz aşarak derse başlıyordum.

Yanılmıyorsam altıncı haftadan sonra hemen hemen her gün öğle teneffüslerinde sınıfları kontrol etmeye başladım. Gazete okuyan öğrenci sayısı sürekli artıyordu. Haftalar ilerledikçe merakım da artıyordu. Şubat tatili gelmeden hedefe varmak istiyordum. Öğrenciler anlamasın diye çoğu zaman diğer nöbetçi öğretmenlerden bilgi alıyordum. Her iki sınıfta gazete okuyan öğrencilerin sayısını istiyordum. Öylen teneffüsleri yetmiyor, öteki ders aralarında da sınıfları kontrol ediyordum.

En çok dikkatimi çeken şey de öğrencilerin böyle bir oyunun farkına varamamış olmalarıydı. Öteki öğretmenlerin öğrencileri de gazete getirmek istemişler, benim gösterdiğim hassasiyeti bulamamışlar. Hatta Müdür Beyin söylediğine göre, dersine girmediğim sınıflardaki bazı öğrenciler benim girdiğim sınıfa geçmek için dilekçe bile vermişler.

Nöbet tuttuğum bir sırada öğrencilerle sohbet ederken, Ozan adlı bir öğrenci, “Hocam neden sınıfta gazete okuyorsunuz? Başka öğretmenler elini bile sürmüyor. Sıranın üstünde gördükleri zaman öfkeleniyorlar, size de çok kızıyorlar. Coğrafya öğretmenimiz sıraların güzünde gördüğü gazeteleri toplayıp çöpe bile attı” demişti. Başka bir öğrenci de “Bizi kandırıyorsunuz! Çok gazete getirdiğimiz halde, yine de beş-altı dakikadan fazla okumuyorsunuz,” dedi. Onunla göz göze geldik, hafif gülümseyerek noktaladık.

Nihayet nöbetçi olduğum bir Cuma günüydü. Sınıfları her teneffüs göz ucuyla kontrol ettim. Galiba zirveye çıkmıştık. Sürenin bitmesini beklemek istemiyordum. Öğle teneffüsü olduğunda, koridorda beş-on dakika dolandım. Bazı öğrencilerin evden getirdikleri yemeklerini bitirmelerini bekledim. Her iki sınıfın mevcutları; birinde 46, diğerinde 44 öğrenci vardı. O an sınıfların ikisinde de otuzu aşkın öğrenci bulunuyordu.   Test çözen birkaç öğrenciyi saymazsak diğerlerinin tümü gazete okuyordu. Aralarında başka sınıflardan gelenler de vardı. Bu yüzden hiç boş sıra yoktu.

Zamanın geldiğini düşündüm. Hızla müdür odasına gittim. Müdür Beye “Zamanı geldi” dedim. “Neyin zamanı, ne oluyor?” sorularının yanıtını vermeye fırsat kalmadan, kolundan çekerek kaldırdım. Koluna girdiğim halde ben önde o arkada, yapışık ikizler gibi ikinci kata çıktık. Önce dersine girmediğim sınıfları gösterdim. Her şey olağandı. En kalabalık olanında bile üç-dört öğrenci vardı. Onlar da bir araya gelmişler hem evden getirdikleri yemekleri yiyor hem sohbet ediyorlardı. Sonra kendi sınıflarımı gösterdim. Öğrenciler birkaç dakika önce gördüğümden daha fazlaydı. Bütün sıralar doluydu. Üstelik gazetelerdeki resimleri karalayan da yoktu. Müdür şaşırdı. Hayran kaldı. Bunu nasıl başardığımı sordu. Tebrik etti. “Hoca sen gerçekten öğretmen gibi öğretmenmişsin” dedi. O güne kadar onur verici birçok söze muhatap olmuştum, lakin aralarında Müdür Beyin bu sözü çok daha değerli oldu. Hemen hemen bütün öğrencileri sınıfta görünce gözlerim sulandı. Öğrencilere sadece teşekkür edebildim, başka hiçbir şey söyleyemedim. Neden teşekkür ettiğimi anlamadılar.

Üç aylık süre dolmadan uygulamaya son verdim. Okul kütüphanesine her gün en az on gazete alınması için müdürümüze rapor ettim. Kabul etmedi. Gönlünün çok arzuladığını ama okullar olarak buna hazır olmadığımızı gerekçe gösterdi.

Bir hafta geçti, gazeteler gelmeye devam etti, okuyan öğrenci sayısı her geçen gün arttı. Sonradan fark ettim ki, dersine girmediğim sınıfın öğrencileri de gelmeye başlamış.

İkinci dönem başında yapılan Öğretmenler Kurulu toplantısında sınıflardaki gazete olayının sona erdirilmesi kararlaştırıldı. O günden sonra projemin bütün detaylarını öğrencilerimle paylaştığım halde okula gazeteyle gelmekten vazgeçmediler. Her gün okula yine onlarca gazeteyle geldiler. Ancak derslerde fazla dikkat çekmiyorlar, daha çok da kütüphanede okuyorlardı.

Şimdi soruyorum:

Öğrencilik yıllarınızı ta başından başlayarak gözünüzde canlandırınız. Gazete okumaya hangi okulda başladınız?

İlköğretim okulunda mı, lisede mi, üniversitede mi?

Gazetenin okullarda olmaması büyük eksiklik değil mi?

Gönlüm itiyor ki anaokulundan liseye kadar bütün okulların kütüphaneleri her gün gazetelerle dolsun.

Bu etkinliğe destek vermek basın dünyamızın merkezinde yer alan İstanbul Okullarının boynunun borcudur.

Çocuklarımız ve gençlerimiz; dergilerden, günlük gazetelerden, televizyon haberlerinden, internet ortamından, çeşitli dernek ve birlik yayınlarından özenle seçilen haberlerden, köşe yazılarından, eğitim ve bilim konularından uzak kalmasınlar.

Her şeyi; kütüphaneleri, dünyayı ayağımıza getiren cep telefonlarıyla öğrencilerin sınıfa girmeleri yasaklanan bir eğitim ortamında yukarıda anlattıklarım gerçeğe dönüşebilir mi?

Meğer gazete okumaya susamış ne çok öğrencimiz varmış, onları ben gördüm, ya sizler?

 

 

 

ARŞİVDEN
 

 

Eğitimci Programları (İndir)

 

Copyright © 2048 Your Company Name | Validate XHTML & CSS